Radikal gazetesinin eski çalışanları bir meyhanede buluştu. Gazetelerinin otuzuncu kuruluş yıldönümünü kutladı. Güzel.
Yıllarca aynı gazetede çalışan insanların dostluklarını korumalarından daha doğal ne olabilir? Gazete emekçilerine sözümüz yok…
Ama gazetelerin de, yayın çizgilerinin de tarihi vardır. Hele Türkiye’nin bugün yaşadığı basın özgürlüğü sorunlarını düşününce, “Radikal” ve öncülü “Yeni Yüzyıl” gazetesinin yayıncılık anlayışını tartışmadan geçebilir miyiz?
Ki mesele iki gazetenin yayın hayatı değil, 1990’larda Türkiye’de solun düşünce dünyasını değiştirmeye çalışan liberal anlayışın oynadığı tarihsel rol…
Bir zamanlar toplumsal eşitsizlik denildiğinde akla işçi sınıfı, sömürü, mülkiyet, gelir dağılımı gelirdi. Sonra siyasi tartışmanın ağırlık noktası değişti: Etnik kimlik, cinsel kimlik, kültürel farklılık, bireysel özgürlük giderek daha fazla öne çıkarılmaya başlandı.
Kuşkusuz bunların her biri gerçek hak mücadeleleri idi, ancak farklı kimlikleri savunmakla bütün eşitsizlikleri kimlik üzerinden açıklamak arasında büyük fark var…
İtiraz tam da burada:
-Toplumsal eşitsizliğin temelindeki sınıfsal ilişkiler neden geri plana itildi?
-Emekçileri ortak çıkarlar etrafında birleştiren sınıf bilincinin yerine, toplumu farklı kimliklere ayıran siyasi anlayışı neden öne çıkarıldı?
SOLUN YERİNE NE KONDU
“Yeni muhafazakâr” sağcı dönüşüm kendiliğinden gerçekleşmedi. 1980 darbesi sendikaları, işçi örgütlerini, sosyalist hareketi ağır biçimde bastırdı.
Ardından neoliberalizm yükseldi. Bu yeni liberal düşüncenin etkisi ekonomi sayfalarıyla sınırlı kalmadı. Kültürden siyasete, tarihten edebiyata kadar uzandı.
Sınıf mücadelesinin yerini bireysel haklar, dayanışmanın yerini farklılıkların tanınması, eşitlik talebinin yerini fırsat eşitliği tartışmaları almaya başladı.
Bu dönüşümün düşünsel dayanakları büyük ölçüde Batı’daki neoliberal ve postmodern tartışmalardan alındı. Sınıfsal çelişkilerin yerine kimlik farklılıklarını öne çıkaran bu anlayış, toplumsal eşitsizliği yaratan ekonomik düzeni sorgulamak yerine, muhalefeti birbirinden ayrı kimlik mücadelelerine yönlendirdi.
Yeni Yüzyıl ve Radikal’in yayın geçmişi bu açıdan incelenmeli:
Hangi fikirleri öne çıkardılar?
Hangi aydınları büyüttüler, kimleri küçülttüler?
Sınıf siyasetiyle kimlik siyaseti arasındaki tartışmada nasıl bir tutum aldılar?
Solun eski örgütlü gücü zayıflarken, yeni özgürlük söylemi kimin siyasal gücünü artırdı?
“DEMOKRASİ” ADINA KİME DESTEK
Bu düşünsel değişimin Türkiye’deki en tartışmalı sınavlarından biri AKP iktidarının ilk yıllarında yaşandı.
Askeri vesayetin tasfiye edilmesi, Avrupa Birliği reformları, demokratikleşme, geçmişle hesaplaşma…
Çoğu sol’dan dönmüş bu neoliberallerin önemli bir bölümü AKP’ye bu gerekçelerle destek verdi. Yetmedi:
F. Gülen hareketinin devlet içindeki paralel örgütlenmesine yönelik uyarılar ise çoğu zaman eski vesayet düzenini savunmakla ilişkilendirildi. Ergenekon ve Balyoz davalarında yaşanan hukuksuzluklar, sonradan çok daha açık biçimde ortaya çıktı.
2010 Anayasa referandumu bu tarihin önemli dönüm noktalarından biri oldu. Radikal’in yayın çizgisinde askeri vesayetle mücadele ve sözde demokratikleşme söylemi öne çıktı. Oysa aynı dönemde AKP ve FETÖ’nün yargı üzerindeki etkisi giderek artıyordu. Radikal, yargıdaki bu güç değişimini nasıl değerlendirdi? Asıl incelenmesi gereken budur: Gazetenin bu süreci okurlarına hangi siyasal çerçeve içinde sunduğu ve yargıdaki güç değişiminin sonuçlarını ne ölçüde sorguladığıdır.
Gazetenin yönetiminde o dönem dikkat çekici değişim yaşandı: 2010 yılında İsmet Berkan’ın yerine, daha önce Zaman gazetesinde yöneticilik yapmış Eyüp Can getirildi.
Bu atamanın perde arkasında FETÖ olduğu sır değil artık.
İtibariyle asıl mesele, Radikal’in bu dönemde izlediği yayın çizgisi: AKP ile Gülen cemaatinin yargıda artan gücü, demokratikleşme söylemi içinde nasıl sunuldu?
Ergenekon ve Balyoz davalarındaki kumpaslara göz göre göre neden manşetlerle destek verildi?
Askeri vesayete karşı çıkmakla yeni bir siyasal vesayetin kurulmasına göz yummak arasındaki çelişki neden yeterince sorgulanmadı?
Bugün özgür basını savunanların geçmişteki yayınlarını da bu sorularla değerlendirmek şart…
BATI’DA AYNI SON
Sadece Yeni Yüzyıl değil…
Sadece Radikal değil…
Türkiye’deki bu sözde habercilik dönüşümünün Batı’da düşünsel öncüleri vardı.
Örneğin, İngiltere’de “Marxism Today”/ “Günümüzde Marksizm” dergisi önemli örnek. Dergi, özellikle 1980’lerde Martin Jacques ve Stuart Hall gibi düşünürlerin çalışmalarıyla solun değişmesi gerektiğini savundu. İşçi sınıfının eski siyasal ağırlığının azaldığını, tüketim alışkanlıklarının, kültürün, bireyselliğin ve farklı kimliklerin daha fazla önem kazandığını ileri sürdü. Derginin 1988’de başlattığı “New Times” / (Yeni Zamanlar) tartışması bu değişimin simgesiydi.
Aynı çevrelerden John Saville, 1989’da dergiyi sert biçimde eleştirdi. Yeni kimliklerin ve bireyselliğin öne çıkarılmasının sosyalist siyasetin sınıfsal temelini aşındırdığını savundu.
“Marxism Today” 1991’de kapandı. Ancak derginin İngiltere’deki Yeni İşçi Partisi düşüncesi üzerindeki etkisi kapanışından sonra da sürdü. Martin Jacques yıllar sonra Tony Blair’in siyaset anlayışıyla aralarında düşünsel yakınlık bulunduğunu kabul etti: Blair’in Thatcher’ın ekonomik mirasına teslim olduğunu savundu.
İngiltere’de 1980’li yılların gençlik kültürünü, modasını ve müziğini etkileyen “The Face” dergisi de benzer yayıncılığı sürdürdü. Sınıfsal kimlikten çok bireysel farklılıkları, tüketim kültürünü ve yeni yaşam tarzlarını öne çıkardı. Sonuçta o da kapandı…
Radikal gibi bu yayınların kapanma nedenleri aslında aynıydı: Bir dönem toplumsal dönüşümün öncülüğünü üstlenen bu yayınların düşünsel etkilerini sürdüremediler…
Sınıf siyasetini geri plana iten ekonomi-politik -kültürel dönüşüm tamamlandığında, bu dönüşümün öncüsü yayınların eski düşünsel ağırlığı azaldı…
BATI’NIN YENİ MÜTERCİMLERİ
Yeni Yüzyıl kapandı. Radikal kapandı, ama mesele gazetelerin kapanması değil. Türkiye’nin düşünce hayatında bıraktıkları ideolojik miras…
Tanzimat münevverleri Batı’nın siyasal ve toplumsal kavramlarını tercüme ederek Osmanlı’nın nasıl modernleşmesi gerektiğini tartıştı. Modernleşmenin ölçüsünü Avrupa’da arama eğilimi güçlüydü.
1990’ların neoliberal gazete yayıncılığında bu tarihsel eğilimin yeni biçimi görüldü. Bu kez Batı’dan aktarılan, sanayileşme ve kalkınma düşüncesi değil, neoliberal küreselleşmenin değerleriydi: Özelleştirme çağdaşlık, devletin ekonomiden çekilmesi özgürleşme, örgütlü emek mücadelesinin gerilemesi kaçınılmaz dönüşüm olarak anlatıldı.
Bu anlayış yalnızca ekonomi sayfalarında kalmadı. Sınıfsal sömürünün yerine kimlik farklılıklarını geçiren siyaset dili, solun düşünsel geleneğini dönüştürmeye yöneldi. İşçi sınıfının ortak çıkarları geri plana itilirken, toplumu etnik, kültürel ve cinsel kimlikler üzerinden okuyan liberal yaklaşım “ilericilik” ölçüsü haline getirildi. Böylece neoliberalizm bir ekonomi programı olarak kalmadı, kültürel ve siyasal bir dünya görüşü olarak meşrulaştırıldı.
Piyasanın egemenliğine “çağdaşlık”, toplumsal muhalefetin parçalanmasına “çoğulculuk” adı verildi.
“Bireysel özgürlük” söylemi öne çıkarılırken milli egemenliğe zarar veren dayatmalar perdelendi, serbest piyasacılığın ezberleri tekrar edilirken devletin ekonomik bağımsızlığına zarar veren uygulamalar övüldü…
Radikal’in bu yayın çizgisi neden hiç sorgulanmıyor? Çalışanları “elle havaya” yapsın ama o “kalem tutan ellerin” nelere yol unutulmasın…
SADECE EĞLENMEKLE OLMAZ
Evet: Bir zamanlar devletin gücünü sınırlamayı savunan neoliberal düşünce, devlet içindeki gücün el değiştirmesini yeterince sorguladı mı?
Okurlarına özgürlük vaadiyle anlatılan siyasi dönüşümün, yeni iktidar ilişkilerinin kurulmasına nasıl hizmet edebileceği neden yeterince tartışılmadı?
Burada Tanzimat benzetmesi yeniden önem kazanıyor. Tanzimat münevverleri Batı’nın ilerleme düşüncesini Osmanlı’ya taşıdı. 1990’ların neoliberal aydınları ise Batı’da yükselen neoliberalizm düzenin düşünsel dilini Türkiye’ye aktardı…
Aralarında tarihsel fark vardı: Tanzimat aydınları devletin nasıl kurtarılacağını tartışıyordu. Yeni neoliberal anlayış ise toplumsal kurtuluş fikrinin kendisini tartışmalı hale getirdi.
Bu nedenle Yeni Yüzyıl ve Radikal’in tarihi sadece gazetecilik tarihi değildir. Türkiye’de solun düşünsel yönünün değiştirilmesi girişiminin tarihidir.
Bugün TELE 1 ve Halk TV üzerindeki baskılar konuşulurken o dönemin yayın politikalarının eleştirel biçimde incelenmesi gerekiyor. Geçmişin demokratikleşme vaatleriyle bugünün siyasal sonuçları karşılaştırılmadan gerçek muhasebe yapılamaz.
Radikal gazetesinin otuzuncu yılında eski çalışanları elbette buluşabilir. Kadehler kalkabilir, dostluklar anılabilir. Ama bir gün de eski manşetler masaya konulmalı:
Bugün Türkiye’nin bugünkü halinde hiç mi sorumluluğunuz yok. Duyar gibiyiz: “Yetmez Ama Evet..”
Bir gazetenin okurlarına karşı sorumluluğu, salt doğru haber vermek değildir. Savunduğu fikirlerin hangi toplumsal ve siyasal sonuçlara hizmet ettiğini sorgulamasıdır.
Otuz yıl sonra artık mesele kimin hangi masada oturduğu değil, o yıllarda Türkiye’ye nasıl bir gelecek vaat edildiğidir.
Muhasebe şudur:
– Özgürlük diye anlatılan dönüşümden kimler güçlenerek çıktı, kimler örgütsüz, güvencesiz ve savunmasız kaldı?
Birgün olsun bu özeleştiriyi yapmalı Radikal gecesine katılanlar…
Cemile Y. Çetin